SOKAK, ÇOCUK, KAN VE KURTLAR VADİSİ DİZİMİZ BAŞLIYOR HERKES EKRAN BAŞINA
Akşam üstüydü…
Kent merkezinde oturan bir arkadaşımı kıramayıp, yemek davetini kabul etmiştim. Akşam saatlerinde trafik berbat olurdu. Yüzlerce otomobil birbirinin ardında sıkışır, egzos dumanları ve kornalar yeterince sıkılan kenti bunaltırdı.
Merdivenlerden aşağı inerken, “şimdi bir de trafik belasının içine gireceğim” diye homurdanıyorum. Arabama doğru giderken, bir elimde bulunan çiçeği düşürmemeye çalışıyor, öbür elimle de ceplerimi yoklayarak arabamın anahtarını arıyorum.
Bu sırada 10-11 yaşlarında, üzerinde yırtık ve hırpalanmış giysisi bulunan, üstü-başı perişan bir çocuk, iki elini gözlerinin kenarında bitiştirerek, arabamın camına yaslanmış, aracın içini dikkatlice süzüyor bir yandan da endişeyle etrafına bakınıyor. Daha ne yapmaya çalıştığını anlamadan, cebinden çıkardığı sivri bir cismi hızla cama vuruyor ve cam tuz-buz oluyor. Aracın alarmı çalıyor. Çocuk, alelacele kapıyı açıyor ve arka koltukta bulunan evrak çantamı alıp koşmaya başlıyor.
Arkasından koşuyorum, bağırıyorum ama nafile… Çocuk gözden kayboluyor. Arabanın etrafına toplanan kalabalık, olayı görmüş ve öfke kusuyor.
“Allahın belaları veletler!” diyor biri… Öbürü “Bunların hepsini diri diri yakacaksın, bak bir daha yapıyor mu namussuzlar!”… Bir başkası; “Bunları analar, babaları eğitiyor, sokağa salıyor hasılatı onlar alıyor!”… “Mermi gibiydi hızlıydı serseri. Yakalasaydım kolunu bacağını kırardım…” diyor başka biri…
Ürküyorum aslında…
Bu nefretten ürküyorum…
Çalınan sadece içinde çokta önemli olmayan evraklar bulunan bir çanta… Çantanın içinde çok gerekli şeyler olsaydı bile, bu küçük çocuğu; sırf bu yüzden “diri diri yakmaz, kolunu ve bacağını kırmazdım…” Ben kıyamazdım, vuramazdım…
Oysa bu öfkeli kalabalık, sanki o güne kadar biriktirdiği ve bir türlü dökemediği öfkeyi o gün, o anda boşaltacak bir imkân yakalamışken, bu fırsatı kaçırmanın pişmanlığını yaşıyordu. Çantamın çalınmasından çok, bu yabani nefrete ve öfkeye üzülüyorum.
“Çok önemli değil” diyorum.
Bu sırada kalabalıktan biri;
“Öyle deme ağabey… Bunlara dersini vermezsen cesaretlenirler ve çoğalırlar… Arabana da yazık, şimdi bu camı yaptırmak ta çok paradır.”
“Araba sigortalı… Sağlık olsun. Giden gitsin.” Gibi yatıştırmak isteyen iyi niyetli cümleler kurmaya çalışsam da bu pek etkili olmuyor…
Arabama biniyorum. Dostumun evine gitmek için yola çıkıyorum. Ana yola bağlanan bir kavşağa geldiğim sırada kırmızı ışığa yakalanıyorum. Çalınan çantayı unutmuşum, tek derdim davet edildiğim yere zamanında yetişmek...
Yine 10-11 yaşlarında bir çocuk arabaya yaklaşıyor, elinde kirli bir bez, “Camı sileyim ağabey!” diyor. Ona geç kaldığımı söylüyorum ama o, inatla; “Yeşil yanmadan biter ağabey” diyor…
Arabanın camını silerken onu izliyordum. Gözlerinde buruk ama gururlu bir bakış, üzerinde eski ve lekeli bir gömlek, yırtık bir şort, küçük ama nasırlı ellerinde parça parça olmuş ve kararmış bir bez…
Teşekkür edip, bahşişini verdikten sonra yola devam ediyorum.
Radyo, savaş sırasında ölen Irak’lı çocuklardan bahsediyor.
Irak’ta acımasız bombalar yağıyordu evlerin üzerine ve bombanın düştüğü her evde alev renginde kanlar yükseliyordu gökyüzüne… “Çocuk” ve “ceset” sözlerini yan yana tutmaya çalışıyorum, boğazım düğümleniyor. “Davete gidiyorum, moralim iyi olmalı” diye düşünüyorum, kederimi erteliyorum.
Eve geldiğimde, kapıda beni arkadaşım ve eşi karşılıyor.
Bana neden geciktiğimi ve nerede kaldığımı soruyorlar. Onlara, olan biteni anlatıyorum. Sonra bu durumu onlara anlatmakla hata mı yaptım? Diye düşünüyorum.
Bir an, bu dostumun da, olaya tanık olan diğerleri gibi; bu küçük çocuğa öfkelenebileceğini, kötü sözler söyleyebileceğini ve bu durumun, ondan soğumama neden olabileceğini geçiriyorum aklımdan. Ama öyle olmuyor. Üzülüyor, bakışları burkuluyor. “Aslında bütün çocuklar bizim çocuklarımız, tüm insanlar da bizim insanımız... Onlar sadece hayatın başka bir penceresinden bakmak zorunda kalmışlar…” diyor. Bu ılık sözler beni sevindiriyor. Dudağımda derin bir tebessüm, “Şükür” diyorum… “Şükür ki, kalbindeki çocuğu yaşatanlar hâlâ var…” Saatler ilerliyor, sohbet derinleşiyor. İşlerden bahsediliyor, kitaplardan konuşuluyor, güncel olaylar tartışılıyor… Bu sırada arkadaşımın eşi de sürekli ikramda bulunuyor… “Bugün Kurtlar Vadisi var.” Diyor arkadaşım.
Alaylı bir şekilde gülümsüyorum, “Ne dizi ama!” diyorum ve devam ediyorum “Bütün Yurdu öylesine sardı ki, filmin oynandığı saatlerde dışarıda in-cin top oynuyor!”
Bu sırada, haber bülteninde Filistin çıkıyor. Birkaç yıl önce, babasıyla birlikte bir çöp bidonun arkasında sıkışıp mermilerden korunmaya çalışan Filistinli çocuğun ve babasının çığlıkları geliyor ekrana… Tıkanıyorum… Sesim tükeniyor, sessizliğimdeki çığlık büyüyor. Arkadaşım ansızın kanal değiştiriyor ve “Kurtlar Vadisi Başladı!” diyor!
Şaşırıyorum önce… Hani hepsi bizim çocuklarımızdı? Hani onların tek talihsizliği hayatın kirli penceresinde yaşıyor olmalarıydı?...
Öyle ise; onlar karanlık tuzakların içinde çırpınırken, acıyla haykırırken ve can verirken neden kendi çocuğumuz gibi üzülmüyoruz… Televizyon dizilerindeki kurtlar gözlerimizi ve düşüncelerimizi bulandırırken, gerçek hayattaki kurtların pençesindeki çocukları neden görmüyoruz?
Dizi devam ediyor… Film onları öylesine büyülüyor ki, şaşkınlığımla yoğrulan hayâl kırıklığımı ve sessizliğimi fark etmiyorlar bile… Tam bu sırada içeriden bir çocuk ağlaması sesi duyuluyor. Onların henüz bir yaşındaki çocukları ağlayan…
Ansızın irkiliyorlar. Dizi filmin büyüsünden bir anda sıyrılıp kendilerine geliyorlar. “Ayten! Çocuk ağlıyor” diye kaygılı ve sorumlu bir ifadeyle eşine sesleniyor arkadaşım…
O an bir gerçeği anlıyorum…
Aslında her çocuk bizim çocuğumuz değil ve aslında her insan da bizim insanımız değil…
Onlar henüz kendi kaderlerinin biçimlendirecek kadar irade sahibi değil… Onlar, soğuk ve ıssız gecelerde sevgiyle ısıtılacak kadar şanslı değil, onlar acımasız bombalara karşı koyacak kadar güçlü değil, onlar sıkıştırıldıkları kuytularda mermilerden kaçacak kadar hızlı değil. Onlar sadece, aç kaldıklarında otomobil camı temizleyen itilmiş çocuklar… Onlar, en büyük hırsızlığa muhatap olmuş, umutları çalınmış çocuklar. Onlar sadece, öfkenin, şiddetin ve kirli, kanlı, iğrenç savaşların ortasında kalan masum cesetler…
Ve biz, kurgulanmış kurtların bol reklamlı kanlı vadilerinde gezinmenin sarhoşluğundayken, çocuklarımız elimizden kayıyor bir bir…
Oysa kendi kanımızdan, canımızdan ve varlığımızdan olan çocuklarımız, mutsuz olduğunda onlardan daha fazla mutsuz oluyoruz, onların canı acıdığında bizim yüreğimiz yanıyor…
Önce kendime soruyorum; bir gün bunların hesabını nasıl vereceğim?
Dünya üzerinde bunca çocuk, açlık, acı, korku ve çaresizlik içinde kıvranırken, öylece oturup “Vah… Vah… Yazııık…” demekle yetindiğim veya birkaç damla gözyaşı döküp sonra her şeyi unuttuğum için kendimi ne kadar haklı gösterebileceğim?
Sonra bize soruyorum;
Sokaklarda onca başı-boş kimsesiz, sahipsiz ve umutları çalınmış çocuklar ve savaşlarda, kanlı çatışmalarda küçük serçeler gibi vurulup düşen çocuklar gelecek ararken, “mutlu ve huzurlu bir gelecekten” nasıl söz edebiliriz?
M.Kemal ATATÜRK’ün İstikbal addettiği bu nedenle mutlaka muhafaza edilmesi ve korunması gerektiğini söylediği gençleri, çocukları, çocuklarımızı kaderlerine terk etmekle, Ulu önderin sözünü tutmadığımızı nasıl açıklayabiliriz!
Terörün ve toplumu tehdit eden diğer suçların, kimsesiz ve denetimsiz bırakılmış bir çocukluğun sonucu olduğunu bildiğimiz halde, kendi istikbalimizi nasıl karartabiliriz? Buna ne hakkımız var!
Beni iyi oku Türkiye…
Atalarının onurlu mücadelesi sonucu kazanılan zaferlerle övünen bu ulusun “Ataları” sana “çocukları” emanet etti. Çünkü Ataların kazmalarla, küreklerle ve eski tüfeklerle dev gibi namlulara, toplara ve makineli tüfeklere direnirken, senin geleceğin için, yani çocukların için savaştı, can verdi.
Şimdi senin bağımsızlığın ve geleceğin için can vermiş atalarına ve ulusuna karşı borcunu öde! Çocuklara, çocuklarımıza sahip çık… Kayıp olan küçük umutları hayatla barıştır. Yoksa ne sen, ne de ben bu hesabın acı sonundan kurtulamayacağız….
Gelen Yorumlar
Toplam 6 yorum,
1-6 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Kurtlar Vadisinde ne buluyorlar anlamıyorum.
merve eklemiş.
| 19 Haziran 2008 Saat
00:19
Gerçekleri yanıbaşımızda varken kurguya gerek yok sanırım.Ne dersiniz?
tuğçe eklemiş.
| 23 Haziran 2008 Saat
21:49
merhabalar
Ben İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattımØ (Zâriyat, 55- 56)
insan yaratılış gayesinden uzaklaştıkça ...
oyunlar ve oyuncakçılar evet kurtlar vadisi dizisinin asıl adı bu olmalıydı bir zamanlar malkoçoğlumuz vardı vede varmı bize yan bakan mantığımız malkoçoğlu şimdi bırrrr reklamlarında çıkıyor....
her şey fani tek ve baki oln Allah a ne zaman ve nasıl kul olacağız korkumuzu bırakın endişemiz bile yok faturalar kiralar hayat şartları nereye kadar ha.....
mezara kadarmı?
ne için çalışıyoruz çocuklar için YALANCIIII
sen babana ne kadar bakıyorsun bir bak sadece kendimizi kandırıyotuz maleesefff sadece kuru övünmeler
ağzımız açıldımı elin kafiri dediğimiz insanlar bizden daha dürüst....
Allah ım ahiret ve akibetimizi hayr et.....
bizi ahirette azıksız ve nasipsiz bırakma .....
daha ne kadar kandıracaklar ve daha ne kadar kanacağız.....
eğer en güncel kitabı ve haberi arıyorak o kitap KURAN
en güncel insan ise peygamber(sav)
bırakalım dizileri kendi sonumuza bakalım ....
bırakalım sonunu düşünen kahraman olmaz yalanlarını .....
can akın eklemiş.
| 13 Ekim 2008 Saat
11:04
SON ZAMANLARDA OKUDUĞUM EN GÜZEL YAZILARDAN BİRİ TEBRİK EDERİM..
ERKAN KARA eklemiş.
| 10 Kasım 2008 Saat
16:27
Tüm bu bahsettiklerinize sebep göstermek için gerçekten harika bir sebep bulmuşsunuz tebrik ederim. "KURTLAR VADİSİ" Nasıl bir diziymiş ki! Geçmişte de var olan birçok konuyu bu diziye mal etmişsiniz. Bence içerik güzel olmasına güzel, anlamlı, amaaaa diziye mal edilecek kadar da basit bir mesele değil. Bence bunların dizi ile hiç alakası yok.
Murat eklemiş.
| 10 Kasım 2008 Saat
18:38
Oldukça etkileyici ve sürükleyici bir üslup ile yazmışsınız. Okuduğum her kelime adeta gözümün önünde canlandı. Dikkat çektiğiniz nokta ise hiçbir günahı olmayan çocuklarımız.
Ama bir de şu açıdan bakmak gerekmiyor mu? Bu çocuklara sadece herkesin kendi çocuğu gibi bakması yeterli mi? Görevi olan kurum ve kuruluşlar bu konuda neler yapıyor? Eğer her çocuk, kendi anne ve babasının çocuğu ise, bunlarıda dünyaya getiren bir anne-baba yok mu? Bunlar nerede? Neden bu çocuklara bu anne-babalar kendi çocukları gibi bakmıyor?
Sadece farklı bir noktaya dikkat çekmek istedim.
O kadar gözümde canlanarak okudum ki yazınızı çok etkilendim.
Bir sonraki yazınızda da bu konuya getireceğiniz çözüm önerilerini görmek, bir önceki paragrafta benim bahsettiğim konular hakkında da fikirlerinizi almak ve yine yeni yazdıklarınızı okurken sanki bir sinema izliyor gibi gözümün önünde canlanmasını görmek istiyorum.
Saygılarımla
Hülya KULA eklemiş.
| 11 Kasım 2008 Saat
09:53