
Ne tuhaf! İki günlük bir yurt dışı gezisinde bile yazılara sığmayacak düşünceler üşüşüyor insanın kafasına. Bazı şeyleri bilseniz bile, gözünüzle görmek şaşırtıcı olabiliyor.
Kitabımın Almanca yayınlanışı dolayısıyla Berlin’e gitmiştim. Ertesi gün trenle, Oder Nehri üzerindeki Frankfurt’a geçtim.
Dostum Daniel Cohn Bendit, buradaki Avrupa Üniversitesi’nde bir konuşma yapmamı istemişti.
Akşamüstü nazlı nazlı akan Oder’in kıyısında durdum. Karşı tarafı, yani Polonya’nın Stubice kentini seyrettim.
Sonra istasyona giderken taksi şoföründen, beni Polonya üzerinden götürmesini rica ettim. Hemen direksiyonu kırdı, nehrin üzerindeki bir metal köprüden geçtik.
Üzerinde bir zamanlar sınır karakolu olduğunu belirten yapılar vardı. Hepsi bomboştu artık. Çünkü Avrupa Birliği’ne mensup iki şehir arasında pasaport kontrolü kalkmıştı.
Ne savaşlar olmuştu buralarda, ne kadar çok kan dökülmüştü.
Bir zamanlar bu nehirden geçmeye çalışanların üzerine ateş açılıyordu. Geceleri ışıldaklar tarıyordu nehir suyunu.
Köprünün üzerinde subaylar, askerler bekliyordu.
Hem de Doğu Almanya ve Polonya aynı blokta olmalarına rağmen.
Şimdi ise Viadrina Avrupa Üniversitesi, nehrin iki yakasındaki iki şehre yaymıştı bölümlerini. Almanya ve Polonya kentleri neredeyse aynı ülkenin kentleri gibiydi.
Oder tembel tembel akıyordu.
Alman ve Polonyalı gençler bisikletlerle köprünün üzerinden vızır vızır geçiyordu.
Frankfurtlular, Üsküdar’a geçmekten daha kolay bir biçimde cumartesileri Stubica pazarından Steinpilz mantarı almaya gidiyorlardı.
Taksi tekrar Almanya’ya girip beni istasyona götürdü. Polonya seyahatim üç dakika sürmüştü.
Ömürlerini savaşla, nefretle, korkuyla tüketmiş eski kuşak insanları bunu görseler gözlerine inanamazlardı herhalde.
Bir mucize olmuştu buralarda.
Ve mucizenin adı Avrupa Birliği’ydi.
Hani bir zamanlar bizim başbakanlarımızın girmeyi reddettiği Avrupa Birliği. (O zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu)
Trenle Berlin’e dönerken bu tarihi amaçtan vazgeçmeye kimsenin hakkı olmadığını düşündüm uzun uzun.
Gelecek kuşaklara yapılacak en büyük kötülük olurdu bu.
Evet girmek zor, evet bize karşı önyargılar var, evet böyle bir zihniyet devrimine hazır değiliz ama ödül o kadar büyük ki ne pahasına olursa olsun uğraşmaya değer.
İster on yıl, ister yirmi yıl, ister otuz yıl sonra Türkiye’yi böyle bir barış ve refah kıtasının parçası kılmak çok heyecan verici.
Belki de iki yüz elli yıllık ıstırabımız böyle noktalanacak.
Yakın zamanda bizi AB’ye almayacaklarını en çok bu köşede okudunuz.
Ama hayatta her şey kısa vadede olmuyor ki!
Belki de çocuklarımız, torunlarımız kavuşacak bu refaha.
Bize de bu mutlu günlerin hayalini kurmak kalacak.
Hani eskilerin “hayali cihan değer!” dedikleri cinsten.